21 Mart 2008 Cuma

SEVGİLİYE


NE ÇOK ÖZLEDİM,

NE ÇOK ARADIM SENİN SOLUĞUNU

NE ZORMUŞ

NE ZORMUŞ

SENİ BULMAK

NİYE SAKLANIYORSUN BE GÜLÜM?

BİLİYORSUN

YALNIZCA

SEN VE BEN VARIZ

DÜNYA BİZSİZ

BİR HİÇ

YİNE DE İNATLA SAKLANIYORSUN

BİLİYORSUN

BENİ SEVDİĞİNİ

BİLİYORUM SEVDİĞİMİ

İŞTE ARTIK YANIMDASIN…

NE GÜZEL KOKUYORSUN…

NE KADAR YUMUŞAK TENİN

GÜLÜŞÜN DÜNYAMI AYDINLATIYOR

KAVUŞTUK

KAVUŞTUK İŞTE SEVGİLİM

ÇOK ŞEYİ KAYBETMEMİZE RAĞMEN

KAVUŞTUK

ARTIK KİMSE YOK

YALNIZ

SEN

VE

BEN

YAŞIYORUM BE…


Yaşıyorum be…

Yaşıyorum…

Çalıştınız öldürmeye

Yok etmeye

Satın almaya çalıştınız

Olmadı di’mi?

OLMAZ…

Buna da dayanmak yürek ister

Çürütemediniz o yüreği

O yürek ki

Kor ateşten

O yürek ki

Sevgi dolu

Tabii ki yok edemezsiniz

O yürek

İnsan dolu…

İNSAN SEVGİSİ DOLU…

YAŞAYACAĞIM


Neden

Neden

Neden hep sorunlar

Yaratıyı doğuruyor…

Gerildikçe

Sinirlendikçe

İçimiz

Dolup taşıyor

Yazmak

Boşalmak istiyoruz..

Ama,

Ama,

Ama olmuyor…

Yazmak yetmiyor…

Çıkıp meydanlara

Hiç olmazsa dağlara

Bangır bangır

Bağırası geliyor insanın…

Bırakın ulaaaan…

Bırakın yaşamak istiyorum…

Sizin trilyonlarınız için beni harcamayın..

Zaten harcayamazsınız…

Harcatmam…

İnadına yaşayacak

İnadına sevgi yayacağım…

14 Mart 2008 Cuma

Öylesine bir iki söz…

Bu adam ölmüş…

Birden cenazesi kaldırılmadan

Bir ses

Bangır bangır bağırarak

Heeeeeey,

O adam ölmedi….

Çekin pis ellerinizi

O daha çok yaşayacak

Onun ölmesine zaten izin veremezsiniz,,,,

O sizin geleceğiniz…

Kimdi o adam…

Kimdi…

Sen…

Sensin o…

Bırakma….

Bu pisliğe karşı ancak sen savaşabilir ve

O ölümü

Evet o ölümü

Ancak sen durdurabilirsin…

VE İŞTE ŞİİR ,

EĞER ŞİİR BU İSE

ALIN SİZE BİR ŞİİR…

DUYGU,

NE ŞEKİLDE

DİLE GETİRİLİRSE GETİRİLSİN

ŞİİR, ÖYKÜ, ROMAN, DÜZ YAZI

EĞER OKUYANI ETKİLİYORSA

ADINA NE DERSENİZ DEYİN

İŞTE BUDUR

EDEBİYAT…

ALADAĞLAR - EMLER ZİRVESİ (3723 m)

ALADAĞLAR

EMLER ZİRVESİ

(3723 m)

7 Temmuz 2007-

Genel kabul gören adı bu ama bazı haritalarda da “Engin Tepe” olarak geçiyor adı. Aladağlar’ın 3756’lık Demirkazık ve 3725’lik Kızılkaya’sından sonra üçüncü yüksek tepesi.

7 Temmuz, Cumartesi sabahı saat 08.00’de AŞTİ’deyim. İlgili perona gidiyorum ortada kimse yok. Görevlilere Niğde peronunun yerini soruyorum. Doğru yerdeyim. Her zamanki gibi biraz telaşlanıyorum. Oğlum meraklanma gelirler şimdi teker teker diyerek kendimi avutmaya çalışıyorum. Ama kimse yok ortalıkta… Neyse beş dakika sonra Nihayet ile Gülbanu görünüyorlar da biraz rahatlıyorum… Yavaş yavaş gelmesini gereken herkes ortaya çıkıyor. Fakat hareket saati çok çok yaklaşmasına rağmen anneyle baba yok ortalıkta. (Anne : Birsel, Baba : Atila, zira ikisi de tüm ekspedisyon boyunca her şeyi mükemmel idare ettiler ve bize bebişleri gibi baktılar, canlarım). Bu sefer de onlar için telaşlanıyorum… Üfff… Neredeler yahu!.. Biletlerin bir kısmı da onlarda. Telefonla da ulaşamadım. Neyse arkadaşlardan biri ulaştı. Garajın içinde bir yerdelermiş. Offf… İşte geldiler. Artık rahat bir soluk alabilirim…

Rahat ve keyifli bir yolculuktan sonra Niğde’ye ulaştık. Çok ufakken kısa bir süre kaldığım Bor’dan geçtik yolda, ama maalesef bana hiç bir şey ifade etmedi. Çok değişmiş. Zaten fazla da bir şey anımsamıyordum. Garajda arkadaşlar bizi Çukurbağ Köyü’ne götürecek minibüsü ayarladı. Eşyaları minibüse yükledikten sonra enfes yemekleri olan (hele bir yoğurdu vardı ki uff, uf diyeyim ben size) bir lokantada bir güzel karnımızı doyurduktan sonra yola koyulduk.

Yol fena değil ama şoförümüz biraz uykulu gibi. Dikiz aynasından baktım gözler yavaş yavaş gidiyor. Hemen yanındaki arkadaşlar uyarıldı ve sohbet koyulaştı. Yoksa maazallah.. Yolda program değişti ve şoför Çukurbağ Köyü’nden Sokullupınar ana kamp yerine kadar gidebilirse, yani yol müsaade ederse, bizi götüreceğini söyledi. Olmadı, gidebildiği yere kadar gidip bizi indirecek ve biz de normalde aşağıda beklememiz gereken traktörcü Salih Beyi orada bekleyecek ve yolun geri kalan kısmını onunla tamamlayacağız.

Yol gideceğimiz son noktaya kadar idare eder düzeyde olduğu için fazla zorlanmadan Sokullupınar ana kamp yerine ulaştık. Hemen malzemeleri indirip çadırları kurduk. Çok mükemmel bir kamp yeri, yemyeşil, suyu var hatta kulübe, baraka, kartondan tahtadan derme çatma değil basbayağı betonarme tuvaleti, durun bitmedi, duşu bile var. Vay, vay, vaaay!.. Bugün lüks takılacağız demektir.

Sokulupınar Kamp Alanı – 1. Kamp

Çadırları kurduktan sonra lüks takılalım ve tuvaleti kullanalım dedim ve o yöne yöneldim. Pıtır pıtır koşuşturan bir şeyler var ortalıkta. Bir tanesi çok yakınımda bir deliğe girdi. Yaklaştım, bekliyorum çıkar umudu ile. İşte yavaş yavaş burnunu çıkardı. Benim farkıma varmasına rağmen yuvadan biraz çıktı. Fotoğrafını çekmek için önceden makineyi göz hizama getirmiştim ki hareket ürkütüp kaçırtmayayım. İyi ki de öyle yapmışım. Çooook şeker… Birkaç poz yakaladım. Gelincik bu, ama değişik bir cinsi sanırım. Yerel halk yanlış anımsamıyorsam gelengi diyor.

Gelincik (Gelengi)

Herkes yerleştikten sonra bir grup arkadaş yürüyüşe çıktık. Biraz da antrenman olsun diye. Ben daha ziyade fotoğraf çekmek için. Uzaktan bakıyorsun taş, kaya ortalık. Yaklaştıkça türlü çeşitli muhteşem çiçeklerle karşılaşıyorsun. Hangisinin fotoğrafını çekeceğimi şaşırdım. O kadar çoklar ki. Bir kere daha burada anladım ki makro fotoğraf için kesinlikle üçayak (tripod) gerekiyor. Yine birkaç harika kare yakaladığım kanısındayım. Güle eğlene tırmanmaya devam ederken yolda bir gün önceki ekiple gelen bizim dağcı liderimiz Seyhan’la karşılaşıyoruz. Diğerleri çok ağır oldukları ve ertesi gün tekrar bizimle zirve yapacağı için onları bırakıp o önden gelmiş.

Ortam çok güzel. Yine de şöyle bir karşıda yükselen dağlara bakıyorsun, “Bunlara mı tırmanacağız biz?” şaşkınlığını üstünden atamıyorsun. Yalnız bu kısacık deneyimlerimde şunu anladım ki çıkılamayacak yer yok. Bunu sen yapamasan bile bir başkası mutlaka gerçekleştirebiliyor. O zaman kendine, “Yahu biraz gayret, sen de yapabilirsin!..” demeye başlıyorsun. Sonunda duyduğun mutluluk tarif edilemez. Bu arada şunu belirteyim, bu söylediğimden sakın şu anlaşılmasın: Gittiğim her zirveyi yaptım. Hayır… Kaçkarlar – 3932, Ben – 3440; Emler – 3723, Ben – 3650; Ağrı – 5137, Ben – 4440. Dikkatinizi çekerim, ilk tırmanıştan sonra bir kilometre (1000 m.) geliştirmişim kendimi. Everest bekle geliyorum J.

Kampa döndükten kısa bir süre sonra Salim’le Yılmaz kampa döndüler. Çelikbuyduran’a ulaşamadan geri dönmüşler. Geriye Lale, Nuray ve İrfan kaldı. Gün dönmek üzere. Geciktiler L… Bu arada yemekler yapıldı ve onları bir güzel mideye indirdik. Ama gözümüz sürekli dağda. Biraz meraklanmaya başladık. Hava karamaya yüz tuttuğu için Seyhan ve Atila kafa fenerlerini takıp sıcak su ve kahve alarak karşılamaya gittiler. Neyse iyice zifir olmadan tepede göründüler ve hepimiz rahat bir nefes aldık. Üçü de zirve yapmışlar… Bravo canlarım… Darısı bizim başımıza. Onlar da yemeklerini yedikten sonra biraz sohbet, biraz keyif çadırlarımıza çekildik. Bazı arkadaşlar bin yıldızlı otelde yatmışlar sonra haberini aldık.

Aladağlar’a adını veren doğa olayına tanık olduk ama Lale’lerin gecikmesi yeterince keyif almamızı engelledi. Yine de o ne muhteşem bir görüntü. Tepeler resmen al al boyandı. Sadece bunu görmek için bile buraya gelinir.

Aladağlar’ın Alası

8 Temmuz 2007

Sabahın ilk ışıkları ile teker teker çadırlardan çıkmaya başladık. Kahvaltımızı edip çadırları söktükten sonra eşyaları bir yana atlar için yığdık ve kalanlarla vedalaştıktan sonra harika bir günün eşliğinde yola koyulduk.

Uzaktan bakıldığında çarşak ve koca kayalardan başka sanki hiç bir şey yokmuş gibi geliyor insana ama gören gözler her adımda doyulmaz bir görüntüyle karşılaşıyor. Envai çeşit çiçek insanın renk dünyasını zenginleştirirken arkamıza baktığımızda geniş uçsuz bucaksız ovalar güneşin ilk ışıklarıyla bu renk cümbüşüne katkıda bulunuyorlar.

Daracık bir boğazdan geçtikten sonra iki tarafımızda dağlar öylesine aniden yükseldiler ki işte o an ne kadar önemsiz varlıklar olduğumuzu duyumsadım. Bu engin dağlar evrenin minik parçaları ve biz onların yanında bir zerreden öte bir şey değiliz. Neden kente indiğimizde kendimizi dev aynasında görmeye başlarız anlamam ki!.. Halbuki buralarda bu önemsizliğimizin bilincinde nasıl da insanlaşıyoruz… Herkes sevecen, herkes yardım ve iyilik duygularıyla dolu. Gerçi bizim gibi kendisine dağları doğayı mesken tutmuş kişiler kente indiğinde yine de fazla değişmiyor ama de-ği-şi-yor, değişiyoruz.

Uzakta iki tane yaramaz çocuk belirdi. Önden giden Birsel ve Seyhan bunlar. Bir kar kümesi bulmuşlar çocuklar gibi eğleniyorlar… Ne hoş bir manzara!..

Biraz daha tırmandıktan sonra bir kaya başında mola verdik. Herkesin keyfi yerinde. Ben de kendimi çok iyi hissediyorum. Uzakta sırttan aşağıya doğru bir bir kervan geliyor. Yüklerini boşaltmış köye dönüyorlar.

Eh, yolcu yolunda gerek. Zaten Çelikbuyduran’a fazla yolumuz kalmadı. Lay-lay-lom bir tavır içinde öğle yemeği molamızı vereceğimiz noktaya geldik. Biraz esinti var. Sıkı bir güneş olmasına rağmen üşüyoruz. Herkes üstlüklerini giydi ve bir yer bulup öğle yemeği hazırlıklarına başladı. Ben birkaç fotoğraf çektikten sonra şöyle bir uzanayım dedim ve deyiş o deyiş… İpler kopmuş, kendimden geçmişim. Bir ara gözümü açtığımda baktım bazıları toparlanmaya başlamış bile. Şoklardayım!.. Yıllardır böyle bir şey gelmemişti başıma. En az yarım saattir oradaymışız ve benim bu sürenin geçişinden en ufak bir şekilde haberim yok. Olamaz!.. İşte o zaman anladım ki bir şeyler ters gidiyor.

Çelikbuyduran’da Öğle Yemeği

Ne yapalım kalkıp toparlandım. Yine de kendimi iyi hissediyorum. Ama eksik olan ne? Bir tarafta Kızılkaya diğer tarafta Emler Zirvesi’nin eteklerinin başladığı boyuna kısa süre sonra ulaştık. Nihayet, Gülbanu ve Özgür doğrudan kampa gideceklerini söyleyerek ayrıldılar. Sibel ve ben de bir deneyecektik zirveyi. Çıkarken zorlanıyorum. Yoldaşlara yük olmak istemiyorum. Zirveye dikine 50-100 metre kala ben izin istedim ve orada bir kayanın dibine çöktüm. Pırıl pırıl ve ısıtıcı bir güneş olmasına rağmen rüzgâr acayip üşütüyor. Aşağıdaki fotoğraftan da bunu anlayabilirsiniz.

Emler Zirve’ye “5” Kala (Arka planda Kızılkaya)

Yine de olağandışı bir duygu içindeyim. Çok mutluyum. Zirveye çıkanları alkışlıyorum. İçim biraz olsun buruldu mu diye düşünüyorum şimdi de yanıt kesinlikle “Hayır!” Zirve yapan dostlarımla keyifleniyorum ve zirveye ramak kala bırakma cesaretini gösterdiğim için de kendimi kutluyorum.

Yola çıkmak için dostların görünmesini bekledim. Beni göremeyince merak etmesinler diye. Görür görmez ayaklandım. Şen şakrak ve gayet tembelce Yedigöller’in Büyük Göl’ü kenarında kamp kuracağımız alana doğru yürümeye başladım. Aramızda epey bir mesafe olmasına rağmen baktım biraz sonra sırayla Levent ondan sonra Maral ve Ayşegül sanki zirve yapmamış gibi bir zindelikle beni sollayıp kamp alanına doğru gittiler.

Yedigöller Kamp Alanı – 2. Kampımız (Direktaşı)

Biraz dinlendikten sonra çadırlarımızı kurduk. Yemekleri hazırlamaya başladık. Enfes bir ortam. Çok sakin. Bizden başka yalnızca yaylacılar ve SOBEK’in adamları ve onların çadırları var. Tabii koyunları, kuzuları ve Kangal’ları saymazsak. Haa, bir de dünyanın en arsız köpeği… Bu kadar sevimli olabilir mikrop. Kapıdan kovuyoruz bacadan giriyor. Ne yaparsak yapalım bir türlü uzaklaşmıyor. Bir de numaracı ki bu kadar olur. Kovduğumuzda yerlere yatıp sanki aciz bir varlık havalarına girmesi yok mu? Gülmekten öldürdü bizi…

Bizim Yaramaz, Ufak Olan Tabii ki…

Buradaki ortam tam arzuladığım tarzda bir ortam. En başta kalabalık değil. Kaçkarlar ve Ağrı ile kıyaslanınca tam bir cennet. Bu diğer ikisi sanki Kızılay. Bu kadar mı kalabalık olur dağlar? İnanılacak gibi değil. Fakat hazırlıklı gelmemişim. Temmuz dedik, yaz ortası dedik ama burası dağ. İşte güneş dağların arkasına yüzünü gizlemeye ve akşam olmaya başlayınca dağın ne demek olduğunu anladım. Hava iyice kararsın ondan sonra yatayım bari dedim ama ne mümkün?.. Donuyorum. Daha önce hipotermi deneyimlerim olduğu için risk almamak gerektiğini fark ederek hemen çadıra ve uyku tulumunun içine daldım. Yine de üşüyorum ama o kadarı da normal.

Bu arada internetten hipoterminin açıklamasına bir bakayım dedim ve okuduğum beni çok güldürdüğü için buraya da almaya karar verdim.

Hipotermi:

İki aşaması vardır.

İlk aşama vücut ısısı 32 dereceye düşene kadar sürer. Üşüme titreme, ısı düştükçe tökezleme, hareketlerde sözlerde mantıksızlık belirtileri gözlenir. Direk ısıtmak gerekir bu durumda adamı.

İkinci aşama, yani 32 derecenin altında durum ciddidir. Üşüme titreme geçer, mantıksız konuşma ve davranışlar baş gösterir, nabız yavaşlar. Derhal müdahale şarttır, müdahale yoksa yavaş yavaş mutlu mutlu ölünür.

Aklınızda olsun dostlar; mutlu mutlu ölmek istiyorsanız hipotermiyle randevulaşın.

Bir sabah uyandığında, böyle bir manzarayla
kucaklaşmaya değmez mi o üşümek?

Gece bir ara pat pat seslerle uyandım. Dışarıda acayip rüzgâr var. Sanırım çadırın arkasını iyi raptedemedik ve rüzgar söktü o çarpıyor. Rüzgar durur diye bekliyorum, nerede!.. Arada bir, “Ha gayret, Rüştü bir cesaret çık ve şu çadırı çak” diyorum ama azıcık burnumu uyku tulumundan çıkarmaya kalktığımda donuyorum. İçimden, “Hadi be Atila, sen kalk bari” diyorum ama o da uyanmıyor ki!.. Artık ne kadar o gürültüyü çektim bilemiyorum ama bir ara uyumuşum. Sabah kalktığımda Seyhan’dan zılgıtı yedik. Meğerse bizim çadırın kapısı fermuarlanmamış o çadıra pat pat çarpıyormuş. Onu da tabii aynı şekilde fıtık etmiş ve sonunda dayanamayıp kalkarak fermuarı kapatmış. Ah Atilâ, ahh… Neden kapatmazsın yatarken?

9 Temmuz 2007

Yine kahvaltıdan sonra her şeyi topladık ve atlara yüklenecek şekilde bir yere yığdık. Atçılar gerisini halledecekler.

Yavaş yavaş aşağı indikçe hava ısınmaya başladı ve yürüyüş daha keyifli bir hal aldı. Ohoooo, bu bölüm çok tırı vırı imiş… Hep düzayak… Lank!.. Birden karşımızda Hacer Boğazı. Aman, aman muhteşem bir manzara ama sakın aşağıya bakma!.. Nasıl ineceğiz buradan Seyhan!, Anam anam ki ne anam anam… Yahu burası 60˚lik bir iniş eğer daha fazla değilse… Arkadaşlar dalga mı geçiyorsunuz? Tabii, ihtiyar delikanlıyız ya, bunların hiçbirini dile getirmiyor; “Yahu, süper… Ne kadar güzel bir manzara!... İniş te pek kolaymış!..” gibi zırvalamalarla aşağıya iniyorum ve ne görüyorum; Levent Bey soyunmuş dökünmüş bir kayanın üstünde güneşleniyor… E be insaf!.. Ne zaman geldin, ne zaman soyundun ve ne zaman yattın güneşleniyorsun? Pes yani!... Yalnız dostlar aramızda kalsın bu Levent’le baş etmek olası değil onun için onu SE-VİN…

LEVENT
Herkesle dalga geçer gibi indi aşağıya bir de yatıp kestirdi J))

Biz tabii gençler olarak, Maral (canım arkadaşım, kim bilir bir daha ne zaman karşılaşırım!.. Ama, eğer karşılaşırsak sanki dün ayrılmışız gibi olacağına eminim…), Ayşegül (görüntüsüne bakıp ta kendisini Karamürsel sepeti sanmayın, müthiş bir dağcıdır) ve doğru bildiniz Levent, yere göğe sığmayan, yakalayana aşk olsun Levent, en önde giderek kaybolan gariban (!) ;-p Seyhan, Bahadır, v.b.’ne yol bulduk…

Bulmaz olaydık kardeşim… Kim çıkarmış bu traktör yolculuğunu? Doğa sporu mu yapıyoruz, işkenceden mi geçiyoruz? Bundan sonra beni hayatta traktöre bindiremezsiniz… Amortisörleri Rolls Royce gibi olursa o başka… Hep diyorlar aha şurası bu, burası şu… Aaaa, bakacak hal mi kaldı bizde? Her yanım ağrıdı, içim dışıma çıktı… Yine de o güzellikleri gördüm amaaaaaa görüntüleyemedim… Fotoğrafçı arkadaşlar YÜ-RÜ-YÜN… Anam sağlık için de iyi bir şey bu, hem de canının istediği gibi fotoğraf yakalıyorsun.

Aman, aman şu karşımdaki de ne? Dağın ortasından sular fışkırıyor…. Hayatta görmedim böyle bir şey… Nedir bu yahu? Neredeyiz biz? Aaaaa, işte bir tane daha, aaa, bir tane daha… Burayı ben nasıl daha önceden duymadım? Neden National Geographic gelip te burayı bize tanıtmadı? (Biz salağız ve böyle şeyleri beceremiyoruz ya!.. Gelsin onlar yapsın… Hep onlar yapsın…) Burası KAPUZBAŞI TAKIM ŞELALELERİ… Gelin görün ve bu dünyanın görebileceği nadir olgularından birine tanık olun… Muhteşem bir görüntü, muhteşem bir ortam. Sakın şelalelerin altına girmeyi ihmal etmeyin… Belki de hiç böyle eğlenmediniz…

En önemli konuyu atladığımı fark ettim fotoğraflara bakarken; benim canlarım gezip tozmayı bırakıp çevre temizliğine giriştiler be!... Çevre temizliğine… Bahadır SEN ÇOK YAŞA!.. Bu dostlar işte böyle güzel insanlar… Ne zannettiniz? Niye ben onlarla oralara buralara gidiyorum, ha!..

Farkında mısınız sanki bu yazı bir turizm reklamı yazısına dönüştü?

Ne yapayım yani?

Ara ara yazdığım ve o an duygularım ne tarafa doğru yoğunlaşıyorsa öyle yazıyorum. Yanlış var mı? Olamaz!.. Yanlış, göreli bir yaklaşım… Kime göre yanlış? Marks’a göre mi, Sezar’a göre mi, Hitler’e göre mi, Lenin’e göre mi yoksa Atatürk’e göre mi?

Yazmayacaktım Yedigöller ötesini ama nedendir bilmem herhalde sevdiklerim dürttü. Zaten yazacak pek bir şey kalmadı, zira Kayseri’ye gelmek üzereyiz… Ahaaa… Geldik işte….Komik di’mi? İskender Kebap’ımızı KAYSERİ’de yedik ve Ankara’ya dönüyoruz.

İşte size bir Aladağlar Transı…

11 Mart 2008 Salı

SİVAS ELLERİNDE SAZIM ÇALINIR…

Sene 1993…

Aylardan Temmuz… 2’si miydi?

Bir sürü güzel can, insanlar bir arada bir orman gibi yaşasınlar çabası ile güle oynaya şenlikler düzenlemek üzere Sivas’ta, Pir Sultan Abdal’ın Sivas’ında buluştu… Çoğu çocuk denilecek kadar gençti ama aralarında Asım Bezirci gibi yüreği genç ağabeyleri, amcaları da vardı.

Nesimi, Hasret kapıp gelmişti sazlarını. Babayani Arif Sağ tok sesiyle onları yalnız bırakmadı, o da oradaydı…

Bir de “vatan haini”, “dinsiz biri” vardı aralarında!.. Ne işi vardı onun orada? Niye getirdiler bu “alçağı”? Bir de utanmadan insanlarımızı aptal yerine koyuyor bu “rezil”. Ama Cumhuriyetin temellerinin atıldığı yerde Cumhuriyetle birlikte onu da halleder benim “Müslüman!” Sivas’lım!.. Ey Aziz Nesin, kurtulamazsın, cehennem ateşinde yanacaksın!..

Sürekli birileri kentin değişik yerlerinde böylesi konuşmalar yapıyor, fetvalar veriyor, bildiriler dağıtıyordu. Sonraları yavaş yavaş ortaya çıkan ama tam tersine hızla üstleri örtülen gerçekler deşildiğinde bu eylemleri başlatmak ve gidebildiği yere kadar götürmek için günlerce öncesinden kent şeriatçı militanlarla doldurulmuştu. Zaten belediye başkanı da şeriatçı değil miydi?

Görev alacak gençler pür neş’e öğleden sonraki Kültür Merkezi’ndeki etkinlik için heyecan içinde bekleşiyorlardı… Bekleyen başkaları da vardı, ama bunlar hain bir saldırı beklentisi içindelerdi… Nasıl ve ne zaman? Aziz’in kellesi alınmalıydı!.. Öğle namazı sırasında iyice dolduruldular. Namaz sonrası gruplar halinde yolda insanları da katarak Kültür Merkezine doğru yürümeye başladılar…

Ve… Veeee… Ondan sonra işler çorap söküğü gibi gelişti. Bilinçli olarak olaya müdahale edilmesi engellendikçe saldırganlar daha da azgınlaştı… Hiç kimse müdahale edemiyordu! Yoksa etmiyorlar mıydı? Otel yakılıp 33 CAN alındıktan sonra etkinliğin yapılmasında katkısı olan vali, zira daveti o yapmıştı, linç edilmek üzere harekete geçilmişti. Vali çaresizdi. Vali Konağında garnizon komutanı, emniyet amiri ve birkaç görevliden başka kimse kalmamıştı. Vali ile saldırganlar arasında birinci kata çıkan merdivenlerden başka bir engel kalmamıştı. O sırada garnizon komutanı, “Merak etmeyin sayın valim, böylesi acil durumlar için elimde yedek bir güç var. Hemen onları harekete geçireceğim”, der. Ve, kışlada geri hizmette olan aşçıbaşı ve yamakları, terzi, berber gibi kişilerden oluşan güç başlarında bir astsubayla vali konağına saldıran yüzlerce insanı dağıtır ve orada mahsur kalanları kurtarır. BREH, BREH, BREH… Helal olsun be!..

Sekiz saat boyunca bir sürü asker ve polisin yapamadığını 18 asker beş dakikada halletmiştir. Şaşılacak şey değil mi? Doğru benim de şaşkınlıktan dudağım uçukladı!.. İNSAF!.. Bunun olabilmesi için 33 CAN’ın kurban mı edilmesi gerekiyordu?

Ya olaydan sonra sayın(!) devlet büyüklerimizin açıklamalarına ne buyurulur?

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ;“Halkla güvenlik güçlerini karşı karşıya getirmeyiniz” diyor, ilgilileri uyarıyordu. Cumhurbaşkanının “halk”tan kastettiği oteli kuşatan saldırgan kalabalıktı. (Otel içinde cayır cayır yanan, dumandan boğulan halk değil tabii...)

Başbakan Tansu Çiller ise, “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir” diyebiliyordu. (Otel içinde cayır cayır yanan, dumandan boğulan halk değil tabii...)

Ülkenin iç asayişinden sorumlu bir yetkilisi, İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu, otele yapılan saldırıyı, “Aziz Nesin’in halkın inançlarına karşı bilinen tahrikleriyle halk galeyana gelerek tepki göstermiştir” şeklinde yorumlayarak saldırganları mazur göstermiştir.

Bu sözlerden sonra olayın sorumlusunu hala aramaya devam mı ediyorsunuz? Aklınıza şaşayım sizin…

Hayatını kaybedenlerSaygıyla önlerinde eğiliyor, kalbimde yaşattığıma oralardan bir yerlerden inanmalarını istiyorum…

  • Muhibe Akarsu - 35 yaşında, Muhlis Akarsu'nun eşi
  • Muhlis Akarsu - 45 yaşında, sanatçı
  • Gülender Aka - 25 yaşında
  • Metin Altıok - 52 yaşında, şair, yazar
  • Ahmet Alan - 22 yaşında
  • Mehmet Atay - 25 yaşında, gazeteci
  • Sehergül Ateş - 30 yaşında
  • Behçet Aysan - 44 yaşında, şair
  • Erdal Ayrancı - 35 yaşında
  • Asım Bezirci - 66 yaşında araştırmacı, yazar
  • Belkıs Çakır- 18 yaşında
  • Serpil Canik - 19 yaşında
  • Muammer Çiçek - 26 yaşında, aktör
  • Nesimi Çimen - 67 yaşında, şair, sanatçı, üç telli curanın son ustası
  • Carina Cuanna - 23 yaşında, Hollandalı gazeteci
  • Serkan Doğan - 19 yaşında
  • Hasret Gültekin - 23 yaşında şair, sanatçı, şelpe tekniğinin önderi
  • Murat Güneş Murat Gündüz - 22 yaşında
  • Gülsüm Karababa - yaşında
  • Uğur Kaynar - 37 yaşında, şair
  • Asaf Koçak - 35 yaşında, karikatürist
  • Koray Kaya - 12 yaşında
  • Menekşe Kaya - 17 yaşında
  • Handan Metin - 20 yaşında
  • Sait Metin - 23 yaşında
  • Huriye Özkan - 22 yaşında
  • Yeşim Özkan - 20 yaşında
  • Ahmet Öztürk - 21 yaşında
  • Ahmet Özyurt - 21 yaşında
  • Nurcan Şahin - 18 yaşında
  • Özlem Şahin - 17 yaşında
  • Asuman Sivri - 16 yaşında
  • Yasemin Sivri - 19 yaşında
  • Edibe Sulari - 40 yaşında, sanatçı
  • İnci Türk - 22 yaşında
  • Kenan Yılmaz - 21 yaşında

ŞU ANDA MADIMAK OTEL BİR UTANÇ MÜZESİ OLMASI GEREKİRKEN BİR KEBAPÇI!.. BU DURUMU ANCAK SİVASLI’LAR DEĞİŞTİREBİLİR…

Not. Olayla ilgili daha fazla bilgi almak isteyen aşağıdaki adrese gidebilir:

http://www.madimak.de/html/katliam_.html

7 Mart 2008 Cuma

ULUSAL PARKTA DİRENÇ DENEMESİ!..


Son üç yılda beni en zorlayan üç yürüyüş oldu ise bu bir tanesi. Kızılcaören’de araçtan inip hazırlıklarımızı tamamladıktan sonra güle oynaya yürüyüşümüze başladık.

Önce, yağmur yağdığı için fotoğraf makinemi bir türlü çıkaramadım. Gerçi yükseldikçe bu kara çevirdi ama… Keyif kaçıran birinci madde.

Sonra giydiğim yağmurluk vücudumun hava almasına engel olarak bir sauna görevi yaptı, önce sırılsıklam oldum ve ilerleyen zamanda yavaş yavaş soğuk iliklerime işlemeye başladı. Yemek molası verdiğimizde kar yağışı altında üstümü değişip ısınma çabası ve üşümenin verdiği isteksizlikle bir şey yiyemedim. Keyif kaçıran ikinci madde.

Son olarak ta bitmek bilmeyen diz boyu derinlikteki kar. Özgür basta olmak üzere Can, Ali ve adini bilmediğim bir dostumuz iz açmasalardı sanırım çoğumuz o dağda mahsur kalırdık. Ama, burada diğer canlar alınmasın, esas yükü Özgür sırtladı. Sağolasın canavar ve fedakar genç dostum.

Az kaldı, hadi şimdi, şu tepeyi de aştık mı tamamdır… Eeee… Yeter be, bit artik… Sonra birden bir vadi ve Soğuksu Ulusal Parkına uzanan evler… Her şey bitti işte… Sanki o ana kadar yaşadığımız sorunlar hiç yaşanmamıştı… Tabii bunda tırmanmanın bitip inişe geçmemizin de etkisi yok değildi.

Böyle bir gariplik olabilir mi? Oluyor işte… Beş dakika önce küfür edip, lanetler okurken beş dakika sonra her şeyi unutup muhteşem bir keyif duygusuna kapılıyorsun…

Sanırım doğa yürüyüşçülüğünün ve dağcılığın güzel yani bu olsa gerek.

Zaten zorlukları göğüslemesek, onları aşmasak ve hep lay lay lom yürüsek iş giderek monotonlaşır ve can sıkmaya başlar.

Ulusal Parktaki vadi tabanına indikçe ortamın ne derece nemli olduğu ağaçların üzerindeki çeşitli yosunlardan belli oluyor. Azeri dostumuz Nasır bu duruma çok şaştı. Ankara’ya bu kadar yakın bir Karadeniz ortamı onu olduğu kadar beni de çok keyiflendirdi.

Eh işte yine de son anlarda fotoğraf makinemi çıkarıp birkaç tane enstantane yakalayabildim. Belki de keyfimin geri gelmesinde önemli bir etmen bu ;-))) Beni tanıyan dostlar bilir; deklanşör manyağıyımdır. Şu hale bakin sadece 25 tane fotoğraf yollayabiliyorum sizlere… Utanılacak bir rekor… Heh, heh, heeee!....

http://picasaweb.google.com.tr/Ahmet.Rustu.Hatipoglu/SOUKSU2Mart2008

Haaa… Bu arada bu günün gecesinden söz etmezsem eksiklik olur. Akşam dokuza kadar zor ayakta durabildim. Her olasılığa karşı bir Brufen aldım, rahat uyuyabilmek için. Birkaç sayfa okuduktan sonra sızmışım. Ama gece yarısına kadar birkaç kez inleyerek uyandım. Böyle birşeyi ilk defa Likya Yolu yürüyüşlerimin ilkinde ikinci gün yaşamıştım. Ondan beri bu ilk.

Sabah yine bir Soğuksu parkuruna hazır uyandım… Ama baktım yine bir Pazartesi imiş bugün… Siz anlarsınız onu!.. ;-)))