28 Mayıs 2020 Perşembe

YİNE GELDİLER!..



NE YAPAYIM, ENGEL OLAMIYORUM...

Sevdalınız komünisttir
         Oya Hanıııım...
Hem de
         En azılısından
                   Asılası cinsten...
Baksana,
         İnsanları seviyor...
                   Çiçeği, böceği,
                            Uçanı, kaçanı
Doğanın tüm sunduklarını seviyor...
İnsanlar 
         Birbirini kırmasın, 
                   Savaş olmasın,
Tek sıkıntıları
         Böbrek taşları olsun
                   Diyor...
Ya o ne, o?
Açlık olmasın,
         Silâh üretilmesin
                   İnsanın tek düşmanı 
                            Doğal felâketler olsun,
                                      Diyor...
Ozon delinmesin,
         Köpek balıkları,
                   Balinalar, foklar
                            Avlanmasın
                                      Diyor...
Ağaçlar kesilmesin,
         Her taraf 
                   Mis gibi çiçek koksun
                            Diyor...
Hele beteri, 
         En beteri,
                   İnsanlar
                            Mutlu mutlu gülümsesin
                                      Diyor...
Gülümsesin,
         Evet, hep gülümsesin,
                   Ve hattâ
              Kahkaha atsın,
                      Diyor...
Hem de hiç utanmadan...
Çocuklar
         Sokaklarda
                   Çember çevirsin
                            Kukalı saklambaç
                                      Ebecilik oynasın
Cennetin
         Dünyada olduğunu öğrensinler,
                            İstiyor...
Bak şu namert komüniste!..
Asmalı bunu!..
Kesin asmalı!..

17 Şubat, 2018 – 14.40, Ankara

2 Mart 2009 Pazartesi

SPOR = DİSİPLİN ve ÖZ SAYGI


Şubat’ı Mart ayına bağlayan hafta sonu şaşılacak güzellikte iki gün dostlarla dalıştaydık. Hele Pazar günü Kaş’ın son haftalarda yaşadığı en olağanüstü gün olarak tarihe geçti. Deniz ortasında resmen piştik.

Yorgunluğun ve uykusuzluğun etkisi ile deniz beni feci tuttu. Bir de ilk dalış seansının sonuna doğru yapılan yanlış hareket sonrası çılgınlar gibi su yutmam beni perişan etti. Bunlar yetmiyormuş gibi bir de alt baldırlarıma kramp girdi, bugün Pazartesi, iki gün geçmiş olmasına rağmen hala bacaklarım ağrıyor. Denizden çıktıktan sonra dostların yardımları ile zar zor soyunabildim ama giyinmem en az onbeş-yirmi dakikamı aldı. Ayakta durabilmeyi boş verin oturduğum yerde kafamı bile dik tutamıyordum.

Bu dalış etkinliğinde iki arkadaşımız iki yıldız dalgıç, bir arkadaşımız bir yıldız dalgıç olmaya hak kazanırken diğer arkadaşlarımız da ya deneyimlerini geliştirdiler ya da discovery yaparak bu güzel sporla ilk kez olarak tanışıp virüsün yavaş yavaş bünyelerini sarmalayıp önce vücutlarını sonra da beyinlerini ele geçirmesine bilmeden izin verdiler. Artık bunun geri dönüşü yok, tedavisi çok güç görünüyor.

Keyifli dalışların arasına bir gece sıkıştı ki, sormayın. Önce, keyfimize keyif katan türküler eşliğinde, balık ve rakı sonra da bar ve dans. Uzun zamandır böylesine kendimden geçercesine dans etmemiştim. Balık keyfi sırasında ertesi gün dalmamaya karar verip ipin ucunu kaçırınca otele nasıl gittim, nasıl yatağa girdim hiç anımsamıyorum. Sabah ekip liderimizin telefonu ile uyanıp akşamki kararıma rağmen dalacakmış gibi hazırlandım. Ama ne mümkün!.. Vücudum sürekli uzanıp uyumak talebinde. Onu da uzun süreli yapamıyorum zira tek uzanılacak yer üst güverte ve o da güneşin tüm güzelliğine ve o oranda da insafsızlığına öylesine açık ki… Yarım saat kırkbeş dakika ancak dayanabiliyorum ve aşağıya inip biraz serinledikten sonra duramayıp tekrar yukarıya çıkıyorum. Günü böylesine tamamlamayı ve bir an önce geri dönüp biraz yatmayı arzuluyorum. Deniz yeniden tutmaya başladı. Bu yazıyı yazarken başım öne eğilince yine dönmeler ve sanki hala denizdeymişim gibi sallanmalar devam ediyor.

İşte burada yazının başlığına geliyoruz, disiplin ve öz saygı.

Doğa sporları bence salon ve alan sporlarından daha fazla disiplin ve öz saygı istiyor. Zira diğerlerine kıyasla bu dal daha fazla risk içeriyor. Bunun için de zihinsel ve fiziksel olarak kişinin kendisini birkaç gün öncesinden hazırlaması gerekiyor. En azından kişi vücudunu dinlendirmeli ve yediğine içtiğine dikkat ederek kendisini hazırlamalı. Zihnen de o konuya odaklanmalı. Hatta öncesinde sporu uygulayacağı ortamı ve yapacaklarını beyninde canlandırarak karşılaşabileceği aksilikler karşısında yapacaklarını düşünmeli. Tabii bunları yapabilmek için de zinde olmalı. Uykusu ve yediği içtiği konusunda titizlenmeli.

Bu son etkinlikte ben kendi kuralımı bozdum. Etkinlik ortasında fazlaca içki içtim. Bazı dostlarımız belki bir iki kadehten bir şey olmaz, kişinin performansını etkilemez savıyla gelebilirler. Katılmıyorum, bence bünyeyi zayıflatacak hiçbir şey yapılmamalı. Hatta olası ise, dalış öncesi en az dört beş saat uyunabilecek şekilde seyahat düzenlemeleri yapılmalı.

Sualtı sporları da en az dağ sporları kadar titizlik ve disiplin isteyen bir alan. Eğer bu şekilde hareket edilmezse kişi yalnızca kendisini değil ekip arkadaşlarını da tehlikeye atacaktır. Dalış sporu benim için çok yeni bir alan olduğundan, neyi nasıl yapacağımı tam olarak bilemediğimden ve kendi öz disiplinimimi oturtamadığımdan bu etkinlik benim için sorunlu geçti. Dağa tırmanırken hiçbir zaman tırmanış öncesi dinlenmeden çıkışa başlamam. İçkinin damlası boğazımdan geçmez. Bu etkinlik gösteriyor ki sualtı sporlarında da aynı disiplini oturtmak gerekmekte. Bunun sorumlusu tabii ki kişinin kendisidir ama etkinlik boyunca belirli bir disiplin içinde hareket etmeyi sağlamak ta ekip liderinin inisiyatifinde olmalı diye düşünüyorum.

Doğa sporlarının en güzel ve çekici yanlarından biri de ne biliyor musunuz dostlar? Çok ilginç, ama bu sporu yapanların hemen hemen hepsi çok güzel insanlar. Paylaşmayı bilen, sevgileri dahil bir çok şeylerini hiç esirgemeden verebilen insanlarla yapıyorsunuz bu sporları. Beni tanıyanlar bilir, bazen solo takılmayı severim. Ama bunun nedeni bu güzel insanlardan kaçmak değil sadece ve sadece kendimle baş başa kalabildiğim tek yer doğanın kucağı olması. Doğanın seslerinden, ki inanılmaz derecede dinlendirici sesler, başka bir şey duymadığınız bir ortam. İnsanın arada böyle bir şeye gereksinimi oluyor. Fakat, birlikte bir şeyleri gerçekleştirmek, aynı hedefe ulaşmanın keyfine varmaya da doyum olmuyor hani. Zirve yapanlar bunu çok iyi bilirler.

2 Mart 2009

9 Şubat 2009 Pazartesi

BASİT BİR İNSAN

Ne zaman dinecek bu göz yaşları?

Ne zaman dur diyeceğiz artık zulmedenlere?

Daha ne kadar akıtacağım bu kanlı gözyaşlarını içime?

Haykıramadan, içime akıtarak

Daha ne kadar

Boğazımda düğümlenecek bu kahrolası gözyaşları?

Yeter beeee…..

Yeteeeeeer!...

Susmaktan bıktım artık…

Çocuklar ne diyor;

“SUSMA

SUSTUKÇA

SIRA

SANA GELECEK!..”

Bana gelmesi için artık yalvarır oldum…

Belki o zaman

İçten bağırmaya

İsyanı dile getirmeye

Başlarım…

İsyan…

Direniş…

Veeee…

Adalet…

Sanki bu kelimelerle doğdum…

İsyan edip direnerek adaleti sağlamadığım sürece

Ben huzur bulamayacağım…

İşte ben buyum…

Böylesine basit bir insan…

9 Şubat 2009

YILDIRAMAZLAR


GELDİLER,

KOLLARINI SARMALADILAR

SEVGİ SANDI

DOSTLUK SANDI

BİRDEN BIRAKIVERDİ KENDİSİNİ…

ALDILAR GÖTÜRDÜLER

GÖTÜRDÜLER HİÇ HESAP SORMAKSIZIN

BİRDEN KARANLIKLAR İÇİNDE BULDU KENDİSİNİ…

OFFF…

OFFFFFFFFF….

BUNALIYOR..

EZİLİYOR…

ETLERİ PARÇA PARÇA EDİLİYOR SANKİ…

AMA DOKUNAN YOK…

AMA ONA DA GELECEK SIRA..

KÖPEKLER PUSUDA,

ISIRMAK,

UFAK TA OLSA

BİR PARÇA ET KOPARMAK İÇİN

PUSUDA…

EĞİL, DİYORLAR…

SAKIN KALDIRMA KAFANI,

DUVARA ÇARPARSIN YOKSA…

İŞTE ORADA BAŞLIYOR

YIKALAMAYACAĞINI ZANNETTİKLERİ

DUVARLARIN OLUŞUMU…

AMA BİR ŞEYİ ISKA GEÇİYORLAR…

KARŞILARINDA İNSAN VAR…

O İNSAN Kİ

VATANI İÇİN ÖLÜME SOYUNMUŞ…

KİM YIKABİLİR BÖYLESİ BİR İNSANI…

YIKAMADILAR…

KISA BİR SÜRE

SİNMESİNE NEDEN OLDULAR

AMA

YIKAMADILAR…

BİLEMEDİLER Kİ

ÖZGÜRLÜK ZİNCİRLERE VURULAMAZ

BİLEMEDİLER Kİ

ÖZGÜRLÜK

DUVARLAR ARDINA HAPSOLUNAMAZ…

HALA DA BİLMİYORLAR…

ZANNEDİYORLAR Kİ

CEBİR VE HİLE

ONU YOK ETMEYE YETECEK…

O

SESİZ

O

SUSKUN

O

HAREKETSİZ

ZANNEDİYORLAR Kİ

O

ÖLÜ…

O

BEKLİYOR

O

O GÜNÜ BEKLİYOR…

O GÜN Kİ

YAŞAM CANLANACAK YENİDEN

VE

İNSAN

YİNE HER ZAMAN

OLDUĞU GİBİ

DİZLERİNİN ÜZERİNDE DOĞRULARAK

DOĞRULARI SIRTINDA TAŞIYARAK

EZENLERİN ÜZERİNE YÜRÜYECEK

VE

İŞTE O ZAMAN

GÜNEŞİN TÜRKÜLERİ YANKILANACAK

HER BİR YANDAN…

9 Şubat 2009

28 Ocak 2009 Çarşamba

DAĞ TUTKUSU-2

28 Ocak 2009

Ne kadar ilginç, di’mi?
Dünyanın en güzel sporlarından olan trekking ve dağcılığı yapabilmek için ne yalanlar söylüyor, sevdiklerimizi avutmak için ne fırıldaklıklar yapıyoruz. Akıl alacak gibi değil…
Doğayı sevmenin ve onun koynunda etkinlikler yapmanın insanı akla gelmeyecek kadar geliştirdiği fikrini ve insanı gerçekten insan yaptığını nasıl anlatacağız? İnanın bilmiyorum... Zira bir dostun dediği gibi bizim yaptığımız sporlara öylesine bir saldırı var ki!.. Sanki doğa pusuda yatmış bizi yutmak için bekliyor. Nasıl bir zihniyettir bu?
57 yaşındayım ve bu yaşta yakınlarıma doğaya gideceğim zaman yalan söylemek zorunda kalıyorum. Bunu kendime bile açıklayamıyorum. İşin garip tarafı çevremdeki insanlar doğayla kucaklaşmaya başladığımdan beri bendeki olumlu değişiklikleri gördükleri halde önüme sürekli duygusal ve kendilerince mantıksal engeller koymaya devam ediyorlar.
Bazıları soruyorlar; “Tek başına dolaşmaktan çekinmiyor, korkmuyor musun?”
Neden korkayım? Dağ insanı kadar güvenilir, dağ insanı kadar verici insanları nerede bulabilirsiniz?
İlk kez solo yürüyüşe çıktığım günleri anımsıyorum. Kentlerden ve büyük yerleşim yerlerinden uzaklaştıkça içimi hafif ürkeklikle karışık inanılmaz bir heyecan kaplamaya başladı. Atılan her adım beni biraz daha bilinmeze götürüyor ve heyecanımı bir kat daha artırıyordu. Babadağ’a tırmanırken karşılaştığım manzara, “İyi ki bu işe soyunmuşsun be oğlum!” dedirtti bana. Hele hele karşılaştığım ilginç ve sevecen insanlar bunu bir kat daha perçinledi.
Acemiliğin getirdiği yanlış malzeme seçimi sonucu daha üçüncü gün etkinliği terk etmek zorunda kaldım. Beş tırnağım birden mosmor kesilmişti. Zaten Ankara’ya döndüğümde ikisi düştü. Ancak, Kalkan’da geçirdiğim son akşam, şöyle yüksekçe manzarası harika bir lokantada oturmuş gün batımını izlerken gözlerim dolmaya başladı. Etkinliği terk etmek, kentlere geri dönmek bana öylesine dokunmuştu. Şu anda bunları yazarken, aradan o kadar zaman geçmiş olmasına rağmen, hüzünleniyor ve boğazım düğümleniyor.
Bu duygular bir iki satırla anlatılabilecek şeyler değil. İnsanın gerçekten yaşaması gerek anlayabilmesi için.
Sonra ilk zirvemi yaptığım gün, gerçi bu zirve değil ama bir hedef olduğu için bana zirve gibi gelmişti, Annapurna Ana Kampı (4130), Nepal. Rehberim Madan’ın elini sıkmamı ve ona sarılmamı görmeliydiniz… Sonra yavaş yavaş başka zirveler geldi peşinden. Zihindeki hedef hep yükselerek ruhuma yerleşmeye başladı.
Ağrı’ya birtakım saçma nedenlerden dolayı çıkamayıp 4400 metreden geri dönmüştüm. Hala zihnimin bir köşesinde Ağrı’nın beni beklediğini duyumsuyorum.
Bu sene en yüksek hedef 6189 metre, Island Peak, Himalayalar’da bir küçük zirve. Everest Ana Kampı yaptıktan sonra orayı deneyeceğim.
Daha, daha, daha….
Daha o kadar çok dağ var ki beni bekleyen!.. Beni çağıran!.. Yaşım yetecek mi?
İşte dağ tutkusu böyle bir şey…
Nasıl anlatabilirim ki bilmeyenlere?
Anlayabiliyor musunuz?

4 Kasım 2008 Salı

DAĞ TUTKUSU… 1

İşte bir gece yine bu iletişim aracı başındayım. Yazmak istiyorum… İçimi boşaltmak istiyorum, ama bir türlü bunu tam arzu ettiğim gibi beceremiyorum.. İşte kişinin kendini yokluğa ittiği an budur… Ne demek yazmayı beceremiyorum? Şu içinde bulunduğumuz ortamda sen yazdın da birileri engel mi oldu? Engel olan senin yazdıklarına engel oluyor, okunmasın diye… O zaman yaz yazabildiğin kadar, söyle söyleyebildiğin kadar… Kim sana gem vurabilir? O zaman başlamaya çalışıyorum duygularımı dile getirmeye… Becerebilir miyim bilmiyorum!.. Canlar, Ben manyağım, ben ölümü bile umursamayan bir varlığım… Beni tek ilgilendiren şey vatanım ve onu en az benim kadar seven can dostlarım… Niye bunları size anlatıyorum, bilmem ki!.. Anlatmaya başlamadım mı daha? Eh, başlayayım o zaman… Daha ilkokul çocuğuyum, odamın duvarlarına Ata’mın ve Ata’mla ilgili konuların fotoğraflarını yapıştırıyorum. Beni kimse engellemiyor ama bunu neden yaptığımı da sormuyor… Desteklemiyorlar yani… Anlamıyorum neden? Tabii o zamanlar değil… Şimdi… Şimdi anlıyorum… O zamanlar bu o kadar doğalmış ki herkes bunu olağan bir duygu olarak yorumluyorlarmış… Aradan yıllar geçti, evler değişti ve Ata’mın yerini erotik hatun fotoğrafları aldı… O kadar akıllıca yaptık ki bunu babam itiraz edemedi… Ve zamanla erotik fotoğrafların oranı arttı… Sonra sıra geldi gurbete… Önce abim gitti… Abim giderken bir veda partisi verdi. Evde iki oda bu olaya ayrılmıştı. Bir odada abimin şamata gırgır takımı öbür odada Dev-Genç takımı… Ben abimi çok sevdiğim için bir o odada bir öbür odada hizmet etmekteydim. Dev-Genç odasında bir servis sonrası çıkarken bir kişinin şöyle bir şey dediğini duydum: “Kim la bu ensesi kıllı?” O günler de benim hippilik yıllarımın ilk günleri… Duymamazlıktan geldim. Yanındaki, (Aydın Çubukçu) “O bizim Nuri’nin kardeşi” dedi… O zaman sesini kesti… Hala merak ederim kimdi bu? O günlerde bir öykü daha duymuştum, Aydın Çubukçu ile ilgili… Sivas mı bir ilçesi mi şimdi tam anımsamıyorum ama buraya bir propaganda çalışmasına gidiyorlar, gerici bir yer. Yerli halk linç etmek üzere bunları çeviriyor. Deliler gibi, öldüresiye saldırıyorlar… Bizimkilerin geri çekilme çabası sırasında çılgınca ufacık bir insan saldıranlara kafa tutuyor ve tüm ekip bu sayede linçten kurtuluyor. İşte bu, Aydın Çubukçu… Dikkat ederseniz bu arada hiç ağabeyimden söz etmiyorum. Neden? Neden mi? Bize hiçbir şekilde yaşadığı olaylardan söz etmedi…. Onun için bilmiyorum neler yaşadı… Biraz yukarıdaki satırlara baktım ve Çubukçu soyadı beni rahatsız eden bir konuyu bana anımsattı. Bu yine ağabeyimle ilgili bir konu. Abim çok sevdiği için aşırı derecede yokluk çeken Ali Çubukçu’ya koltuk çıkma, onun maddi olarak refaha kavuşması için Rusya’dan yok pahasına aldığı bir takım yağlıboya tabloları ona satması için vermemi ve çok az bir şey istememi söyledi. Üstelik kendi ödediğinden de aşağıya… Verdim bu tabloları ve bir süre sonra Ali’den borcu olan parayı almaya gittim…. Ama gelin görün ki adam nankör…. Utanmadan benim birkaç kez dükkanına gitmeme neden oldu. Neredeyse zırnık koklatmayacaktı… Yıllarca abimin her konuda desteğini görmüş bu insanın bu şekilde davranması beni şok etti… Ben onu hep dost olarak görmüştüm… Fakat ne kadar zavallı biri imiş o anda fark ettim… Ama maalesef ağabeyim hala bu mikropların bünyesine saldırdığının farkında değil. Nereden nereye geldim… Ben döneyim yine dağlara… Onlarsız bunalıyorum… Ama nasıl bu noktaya geldiğimi de hiç mi hiç anlamıyorum. Haşim insanı beni bir sene, 2006, tuttu Kaçkarlar’a götürdü. O yıl zirve yapamamama rağmen dağlar beni çekmeye başladı. İşi ağırdan aldım. Önce Işık Dağı, 2034 metre. Hah dedim alçak ta olsa bir zirve yaptım. Hadi bakalım daha da öteye… Aşık olunası Aladağlar sırası geldi bir şekilde. Ama bir şeyi göz ardı etmiştim bu arada; Mayıs’ın ortasında beyin kanaması geçirmiştim ve acele ettiğimin farkında değildim. Emler zirvesi tırmanılabilecek en kolay zirvelerden biridir ama ben fiziksel olarak ona hazır değilmişim demek ki. Çelikbuyduran’da öğle yemeği molası verdiğimizde, bu doğa maceralarımda ilk kez ve şu ana kadar da son kez, şöyle bir uzanayım dedim. Biraz sonra gözümü açtığımda baktım herkes toparlanıyor. “Yahu, nedir bu aceleniz? Bir lokma dahi yemedim,” dediğimde, bana yarım saattir orada olduğumuzu söylediler. Kopmuşum… Hiç bir şeyin farkında değildim. Yine de toparlanıp zirveye doğru hareket ettim. Emler Boğazı’nda bazı dostlar zirveden vazgeçip kampa devam ettiler. Ben gidebildiğim kadar gitmeye karar verdim. Keyfim yerinde ama bir gariplik var üstümde. Zirveye dikine 50-75 metre gibi az bir mesafe kaldığında ben orada kalıp keyif yapmaya karar verdim. Ve Emler bu şekilde son buldu. Bir ay sonra Ağrı’yı denedim, olmadı. Neden? Çok uzun, anlatmak gereksiz şu anda… Sonra 1829’luk bir ufaklık, Arayit Tepesi. Dokuz on aylık bir aradan sonra esas hedefin etekleri, Himalayalar’ın etekleri geldi gündeme ve zorlu ama keyifli bir tırmanışla Annapurna Ana Kamp’a ulaştım, 4130 metre. Hala Ağrı’da ulaştığım yüksekliği geçemedim. Ülkeme dönüşte bir ayda dört zirve yaptım. KIZLAR SİVRİSİ (3070 m), BEYDAĞLARI, Antalya (21-22 Haziran 2008) ……..…. 3070 m KÜÇÜK HACET ZİRVESİ (2548 m), ILGAZ DAĞLARI, Çankırı (29 Haziran 2008) ………..… 2548 m MEDETSİZ ZİRVESİ (3524 m), BOLKARLAR, Niğde (12-13 Temmuz 2008) …………… 3524 m ESENCE ZİRVESİ (Keşiş Tepe) (3549 m), ESENCE DAĞLARI, Erzincan (18-20 Temmuz 2008) ... …3549 m Çok alçak zirveler gibi görünüyor ama hiç te kolay değil ulaşmak. Haklısınız, hedefi çok yüksek olan birisi için bunlar çocuk oyuncağı. Evet, hedef 8848 metre, yani dünyanın zirvesi olunca bu yükseklikler çok komik geliyor insana… Şimdiki ilk hedefim Everest Ana Kamp (5360m) , Kala Pattar (5545m) ve Island Peak (6189m). Maddi durumumua bağlı olara 2009 ilkbaharı veya sonbaharı bunları gerçekleştireceğim. Bunları neden yaptığımı tam olarak bilmiyordum. Tek arzum özgür olmaktı… Dağlara ve doğaya karışıp kendimle baş başa kalmak, işte buydu benim için özgürlük. Kısa bir süre de olsa böyle algıladım özgürlüğü. Yalnızlık bir anlamda özgürlük olabilir ama salt yalnızlıkla kazanılan özgürlük hiçbir şekilde tatmin edici değil. Paylaşılmadığı oranda özgürlük sadece yalnızlık demek. Kimle paylaşacaksın? Senin seçtiğin insanlarla mı, yoksa seni seçen insanlarla mı? Zor… Gerçekten zor yanıtı… O zaman geriye tek bir şey kalıyor… Sen koş özgürlüğün peşinde, git gidebildiğin yerlere… Ara, sok kafanı deliklere… Ovala kafanı, acaba içinden neler çıkarabilirim diye… Ikın sıkın, biraz daha, bulacaksın bir şeyleri… Üffff… Neden be, neden? Kimileri gibi her şeyi olduğu gibi neden kabullenemiyoruz? E, be ahmak, kabullensen insanlık nasıl ileri gidecek. Sorgulayacaksın… Hesap soracaksın… Anlamaya çalışacaksın… sın… sın… sın… sınn… sınnn… sınnnn… sınnnnn… sınnnnnnnnnnn… İşte ancak o zaman insan insan olduğunu anlayacak ve insanca davranmayı öğreneceksin… Şu anda ne yazdığımın farkında değilim… Yazıyorum öylesine… Elbet toparlarım birgün… Nedir beni bunları yazmaya iten? Farkındayım, yine uzaklaştım dağlardan ve yine bunalıma doğru gidiyorum… Ben dağlara dönmek istiyorum.. Maddi zorluklarım var… Aşmam gereken… Dilenciliği ve talep eden zavallılığı hiç öğrenemedim… Ama gelin görün ki başarmayı arzuladığım her şey paraya mal oluyor… Bunları bir şekilde aşmam gerek ve a-şa-ca-ğım…. Dağların görüntüleri bütün bu zorlukları aşmam için beni teşvik ediyor… Olamaz… Ne muhteşem yerler… Dağlar, bekleyin beni… Ve ne olur beni koynunuza hapsetmeyin… Bir sonraki ve daha sonraki ve en sonunda Chomolungma’ya beni kabul edin… Dünyanın bu zayıf varlığını, sırf kendisini mutlu hissetmesi için bağrınıza basın… Ana tanrıça beni reddetme lütfen… Ne zaman başlandı bilmiyorum… Bitiş: 05 Kasım 2008, 00.43

2 Ekim 2008 Perşembe

İŞTE ÖYLESİNE BİR DUYGU SELİ…

BIR KAVGA VERILDI 1915'TE… 1916 OCAK AYINA KADAR SÜRDÜ…
BU BİR YIL BOYUNCA ONBİNLERCE MEHMET GÖZÜNÜ KIRPMADAN ÖLÜME GİDEREK VATANININ YOK OLMASINI ENGELLEDİ…
ONBİNLER GÖZÜNÜ KIRPMADAN GİTTİ ÖLÜME…
BAŞKENT İSTANBUL VE VATAN KURTULDU!..
İKİ YIL SONRA GÖRÜLDÜ Kİ BOŞA VERİLMİŞ BU CANLAR…
O MEHMET’LERİN KORUDUĞU BAŞKENTİ İŞGAL EDEN OSMANLI ARTIKLARI KENDİ CANLARINI KURTARMAK UĞRUNA, VATANI SATMAK KONUSUNDA BİR AN BİLE DÜŞÜNMEDEN, VERDİLER TÜM ÖDÜNLERİ…
SATTILAR BİZİ…
HEM DE ÖYLESİNE SATTILAR Kİ GERİ DÖNÜŞÜ OLMAYAN BİR ŞEKİLDE…
AMA BİRİLERİ, BİR KİŞİ İNATLA “HAYIIIIR!..” DEDİ VE ÇILGINCA TÜM YOKSUNLUĞA KARŞIN MEYDAN OKUDU TÜM DÜNYAYA…
MUSTAFA KEMAL!..
ORDUMUZUN BİR KUKLA, BİR PİYON GİBİ KULLANILMASI İÇİN ALMANLARA KÖLE EDİLDİĞİ BİR DÖNEMDE VATANSEVER BİLİNCİYLE TÜM BU KOMUTAN MÜSVETTESİ ALMANLARI BİR KENARA ATARAK ORDUYA ÇEKİ DÜZEN VERİP DÜNYANIN EN GÜÇLÜ ORDULARINI MAĞLUP EDEREK BAŞLADI VATANI KURTARMAYA…
VE SONRA BİR MAYIS GÜNÜNDE ANADOLU’YA GEÇEREK BAŞLATTI BİR ULUSUN UYANIŞINI…
VE TIRNAKLARIYLA KAZARAK OLAĞANÜSTÜ BİR SAVAŞIM SONUCU BİR ULUS BİLİNCİ İLE YENİ BİR TÜRK VATANI YARATTI.
ANKARA’YDI BAŞKENTİ…
TÜM DÜNYANIN İSTANBUL’U DAYATMASINA RAĞMEN O İNATLA ANKARA DEDİ. NEDEN? ÖNCELİKLE STRATEJİK KONUMUNU GÖZ ÖNÜNDE BULUNDURMASI İDİ NEDEN AMA BENCE İSTANBUL’UN YOZLAŞMIŞ TOPLUMUNUN ÜLKE KONUSUNDA ARTIK SÖZ SAHİBİ OLMASINI İSTEMİYORDU. HER TÜRLÜ GERİCİLİĞİN, HER TÜRLÜ YABANCILAŞMANIN VE HATTA HER TÜRLÜ TÜRK DÜŞMANLIĞININ YAŞANDIĞI BİR KENTİN ARTIK BİR TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN BAŞKENTİ OLMASI SÖZ KONUSU DEĞİLDİ.
GELDİK BU GÜNE…
BOŞUNA MIYMIŞ ACABA TÜM BU DÖKÜLEN KANLAR?
ÖYLE GÖRÜNÜYOR…
1980’LERDEN SONRA BAŞKENT ANKARA YAVAŞ YAVAŞ İSTANBUL’A TAŞINMAYA BAŞLANDI. ÖNCE ŞİRKETLER MERKEZLERİNİ İSTANBUL’A GÖTÜRDÜ… SONRA BANKALAR GENEL MÜDÜRLÜKLERİNİ, DEVLET ZATEN DEVLETLİKTEN ÇIKTIĞI İÇİN HER KURUMUN YÖNETİMİNİ VE SIRA GELDİ MERKEZ BANKASINA. ŞİMDİDE ONU TAŞIYACAKLAR İSTANBUL’A…
HİÇ KENDİNİZE SORMAYIN OLUR MU DİYE?
BUNLAR ANITKABİRİ BİLE İSTANBUL’A TAŞIYABİLİRLER… TABİİ YIKIP YERLE BİR ETMEYİ DÜŞÜNMÜYORLARSA…
İNSANIN KENDİNE SORASI GELİYOR: ACABA NEDEN?
NEREDEYSE BİR ASIR ÖNCE GÜÇ KULLANARAK SEVRES’İ UYGULAYAMAYAN EMPERYALİSTLER İÇERİDEKİ ORTAKLARI İLE SEVRES’DEKİ HARİTAYI, ÜSTELİK DAHA BETER ZAYIFLATARAK, SOYARAK CISÇIPLAK ZAVALLI BİR TÜRKİYE Mİ YARATMAK İSTİYORLAR?
KESİNLİKLE EVET…
MAALESEF HEPİMİZ UYUMAYA DEVAM EDİYORUZ…
NEDEN BU KADAR ZAVALLILAŞTIK?
NEDEN BU KADAR ÇARESİZMİŞİZ GİBİ YAŞIYORUZ?
NE ÇABUK UNUTUYORUZ TARİHİMİZİ?
ASLINDA BİLMİYORUZ Kİ UNUTALIM…
KAÇIMIZ BİLİYORUZ ORTAÇAĞDA AVRUPA RUH HASTALARINI CADI DİYE YAKARKEN BİZ ONLARI SU VE MÜZİKLE TEDAVİ EDİYORDUK… HA, KAÇIMIZ?
KAÇIMIZ BİLİYORUZ, FRANSIZLARIN DÜŞMANLARI KARŞISINDA ÇARESİZ KALIP BİZDEN YARDIM DİLENDİĞİNİ VE BİZİM ASKER DEĞİL SADECE YENİÇERİ KIYAFETİ YOLLAYIP “ASKERLERİNİZE BUNLARI GİYDİRİN, GERİSİNİ DÜŞÜNMEYİN” DEMELERİ KARŞISINDA ŞAŞIRMALARINA RAĞMEN BUNU UYGULAYIP DÜŞMANLARININ KAÇMASINI SAĞLADIĞINI!... HA, KAÇIMIZ?
DAHA YAKINA GELELİM:
CUMHURİYET KURULALI ŞUNUN ŞURASINDA 5-10 YIL OLMUŞ. AVUSTURYALI BİR MİMAR TÜRKİYE’DE BAZI DEĞERLİ ESERLERE İMZASINI ATMIŞ VE ÜLKESİNE DÖNMÜŞ. BİZİMKİLER YAZARLAR KENDİSİNE VE SORARLAR; “SİZE OLAN BORCUMUZU STERLİN Mİ, DOLAR MI, YOKSA MARK OLARAK MI YOLLAMAMIZI İSTERSİNİZ?” GELEN CEVAP:
“TÜRK PARASI OLARAK YOLLAYIN”
DÜYUN-U UMUMİYE’NİN BİR GİYOTİN GİBİ TEPEMİZDE OLDUĞU BİR DÖNEMDE GELEN YANITA BAKAR MISINIZ?..
29 EKİM 2008 TARİHİNDE MÜZDAT GEZEN BİR OYUN SAHNEYE KOYUYORMUŞ; ADI:
MUSTAFA’M KEMAL’İM
(Nasıl duygularımı açığa vuruyor bu başlık… MUS-TA-FA’m KE-MA-L”im!... [canım benim])
MÜJDAT GEZEN’E SİTEMİM VAR!..
BU ESER ÖNCE BAŞKENTTE SERGİLENMELİYDİ...
MUSTAFA’M KEMAL’İM BÖYLE ARZU EDERDİ…
BU ESERDEN SİZE BİR ANEKDOT:
AMERİKALI KOMUTAN FITIK OLMUŞTUR, NASIL BU ORDU DÜNYANIN BÖYLESİNE GÜÇLÜ ORDULARINI YENMİŞTİR?
ATA’YA SORAR BUNU VE RİCA EDER BU KAHRAMANLARI GÖRMEYİ.
ATA GÖTÜRÜR ONU O KAHRAMANLARIN YANINA.
AMERİKALI ŞOKTADIR.
KARŞISINDA SEFİL BİR İNSAN YIĞINI DURMAKTADIR. NE ÜSTLERİNDE NE BAŞLARINDA VAR. ŞAŞKINLIKLA SORAR:
“SİZ BUNLARLA MI KAZANDINIZ SAVAŞI?”
ATA,
“EVET” DER…
AMERİKALI KOMUTAN AYNI ŞAŞKINLIKLA BİR ERE YAKLAŞIR VE,
“AFERİN ASKER!..” DİYEREK OMUZUNA VURDUĞUNDA ÇELİMSİZ ASKER YERE YIĞILIR.
AMERİKALI KOMUTAN DAHA DA ÇOK ŞAŞIRARAK ATA’YA DÖNER VE YİNE SORAR:
“GEÇEKTEN BU ASKERLERLE Mİ KAZANDINIZ SAVAŞI?”
ATA, “ BİR DAKİKA,” DER VE ASKERİN YANINA GİDER. EĞİLİR VE ASKERİN KULAĞINA BİR ŞEYLER FISILDAR. SONRA AMERİKALIYA DÖNER VE:
“BİR DAHA AYNI SORUYU SORAR MISINIZ?” DER.
AMERİKALI KOMUTAN BİRAZ ŞAŞKIN BİRAZ MERAKLA AYNI ASKERE YAKLAŞIR VE AYNI GÜÇLE OMUZUNA VURUR.
BİRAZ ÖNCE HAFİF BİR DARBEYLE YERE DÜŞEN ASKER MİLİM KIMILDAMAZ. AMERİKALI ŞAŞKIN BİR DAHA, BİR DAHA VURUR… ASKER HEYKEL GİBİDİR.
AMERİKALI DAYANAMAZ ATA’YA DÖNER,
“PAŞAM, SİZ BU ASKERE NE DEDİNİZ DE BÖYLESİNE DİMDİK DURMAYA BAŞLADI?”
ATA YANITLAR;
“BENİM İNSANIM DOSTUNA KARŞI ÇOK ZAYIFTIR VE HERŞEYİNİ VERİR AMA SIRA DÜŞMANA GELDİ Mİ YERİNDEN OYNATAMAZSIN. SİZİ BENİM YANIMDA GÖRÜNCE DOST ZANNETMİŞ. BEN ONA SİZİN DOST DEĞİL DÜŞMANIMIZ OLDUĞUNUZU SÖYLEYİNCE SİZ BU TEPKİYLE KARŞILAŞTINIZ. İŞTE BİZ SAVAŞI BÖYLE KAZANDIK” .
SON OLARAK YİNE SEVGİLİ MÜJDAT GEZEN’İN SERGİLEDİĞİ MUSTAFA’M KEMAL’İM OYUNUNDAN BİR ANEKDOT DAHA:
“MUSTAFA’M CEPHEDE (ÇANAKKALE) SİPERLERİ DOLAŞMAKTA.
BİR SİPERDE DUVARA ASILMIŞ BİR HAT YAZISI GÖRÜR. HEMEN BUNU KİMİN YAZDIĞINI SORUŞTURUR VE ORAYA GELMESİNİ İSTER.
BİRAZ SONRA İSTANBUL’LU HATTAT ER HUZURUNA GELİR.
“BUNU SEN Mİ YAPTIN?”
“EVET, KOMUTANIM!..”
“NE ZAMAN?”
“DÜN GECE, SİGARIMIN IŞIĞINDA…”
ATA HEMEN KOMUTANA TALİMATINI VERİR,
“BU DELİKANLIYI İSTANBUL’A GERİ YOLLAYIN”
BUNU DUYAN DELİKANLI HEMEN İTİRAZ EDER,
“PAŞAM BEN BURAYA VATANIM İÇİN SAVAŞMAYA GÖNÜLLÜ OLARAK GELDİM. BENİ GERİ YOLLAMAYIN!..”
“ÇOCUK BİZ SENİN İÇİN ÖLÜRÜZ. BU ÜLKENİN SENİN GİBİ SANATÇILARA İHTİYACI VAR… SEN GİT YAŞA!,..”
İŞTE BÖYLESİ BİR ATA’NIN ÇOCUKLARIYIZ BİZ…
ONA LAYIK OLMAK İÇİN NE YAPMALIYIZ?
EVEEEET…
NE YAPMALIYIZ?..

30 Eylül 2008